30 Haziran 2009 Salı

Nereye Gidiyoruz?

Şimdi de dinler yarışıyor. Evet yanlış duymadınız şarkı yarışması, oyunculuk, bilgi, yemek ve evlilik yarışmaları derken şimdi de dinler yarışması çıkardılar. Daha doğrusu çok afferdersiniz ama işin bokunu çıkardılar.

'Tövbekarlar Yarışıyor' adlı programın fikir sahibi Seyhan Soylu, yapımcısı Ayşe Önal, moderatörü ise Gülgün Feyman. Yarışmanın Kanal T'de eylül ayında yayınlanmaya başlayacakmış. Soruyorum bu üç akılsız başa ( akılsız diyorum çünkü dinleri bile reytinglerine alet eden bu şahıslar da akıl aramak benim akılsızlığım olur ) siz neyinize güvenerek, nereden dayanak bularak, nereden destek alarak böyle küstahca bir şeye kalkışırsınız.

Şarkı yarışması yaptınız da ne oldu yeni Barış Manço'lar yeni büyük sanatçılar mı doğurabildiniz. Çıkardığınız sanatçılar birinci gün meşhur ikinci gün ise çoktan bitmişlerdi bile. Örneğin; Popstar denilen o çok gereksiz ve seviyesiz şarkı yarışma programın da birinci olan abidik midir gubudik midir Abidin dedikleri çocuk şimdi nerde, Allah bilir. İkinci olan Firdevs nerede: Allah bilir. bir de Sonu bilinen bi sanatçı söyleyeyim; Barış Akarsu, ilk gün meşhur hadi ikinci gün de meşhur oldu ama üçüncü gün ne oldu, kara toprak.

Evlilik yarışması yaptılar yok kim kimi sevdi, kim kimile evlenecek dediler, yok daldan dala Semra dediler, yok Tülin, yok Caner dediler ama hepsinin sonu belli. Ne oldu bubnlar mutlu bi yuva kurup mesut ve bahtiyar mı oldular hayır. Ata alkol masasında bok yoluna gitti , Tülin dediler esrarkeş olup çıktı , Caner dediler kendini dağıtan bi ayyaş oldu ve Kaynana Semra dediler oğlu içki masasında ölmesine rağmen utanmadan o ay yıldızlı bayrağımızı oğlunun içki mahzenine alet etti ve hala akıllanmadı...

Bir de saçma sapan yemek yarışması çıkardılar ve inanması çok güç ama bütün kadınlar o programa kitlendi.Bu yemek programından bahsetmeye bile luzum görmüyorum çünkü ancak bu kadar gereksiz ve seviyesiz olabilirdi (pardon şimdi ki daha seviyesiz ) ...

Aslında suçluyu bu programlarda değil bizim cahil saf ve boş halkımızda aramalıyız. Sana ne kim kiminle evleniyorsa evlensin, sanane kim ne yemek yaptıysa yapsın , sanane kim 1. olduysa olsun. Bunları hiç kaçırmadan takip ettin de ne oldu vaktini boşa harcamaktan başka ne işe yaradı...

Gelelim sırada ki 'Tövbekarlar Yarışıyor' adlı insanların zaaflarını kullanarak reyting uğruna para kazanmaya çalışan seviyesiz programa. Aslında söylenecek çok şey var da yok. Var ama söylemeye bile değmez. Söyleyeceğim tek şey dini bile para uğruna kendi çıkarlarına alet edenleri sadece Allah'a havale ediyorum...

Alican KÖR

29 Haziran 2009 Pazartesi

Seviyorsan / Erteleme!

Yaptığı işi iliklerinde bile hissedebilen bir adamdı Tolga. Müziğe tutkundu! Notalara tutkundu! Hayata ve duygulara notalarla hükmetmeye tutkundu o. Tıpkı Eylül`e olan delice tutkunluğu gibi! Ama notalara hükmetmek kadar kolay değildi içinde taşıdığı bu gizli aşka hükmetmek...iki yıldır tanıyordu Eylül`ü ve iki yıldır seviyordu gizlice. Duygularını açmayı hiç düşünmemişti bugüne kadar.

Aralarında ki güçlü dostluk ilişkisi her seferinde engel oluyordu bu itirafa. Eylül`ün bu itirafı dostluğa ihanet saymasından, onu hain ilan etmesinden, kısacası onu kaybetmekten ecel gibi korkuyordu. Sonsuza kadar dost olarak bile olsa yanında olabilmek yetecekmiydi ona? Bilmiyordu...Susuyordu Tolga... O sustukça notalara dağılyordu çığlıkları. Kah "Seni seviyorum" diye haykırıyor, kah içinde ki bu karmaşık çıkmaza isyanlar yağdırıyordu.

Dayanamıyordu artık, notalarına ağır geliyordu bı sır. Hayatının itirafına hazırlandığnı biliyor, suç işlemiş duygularından kaçıp onları ele verenbir itirafçı gibi hissediyordu kendisini. Yanlış bile olsa verdiği kararların sonuna kadar arkasında durabilen bir adamdı o, sonunda ağır bedeller ödemek pahasına bile olsa...Nihayet kararını verdi ve kilitli kasaya doğru yöneldi. Bu kasa Eylül`e ait her anıyı saklayabildiği kalbinden sonra ki tekgüvenli yerdi.

Resimler, notlar, kartvisitler, hediyeler arasında dolaştırdı parmaklarını. Bir süre anıların içinde gezindikten sonra kartvisitlerle dolu bir kutu çıkardı kasadan. Eylül ile her gittikleri yerden bir kart alıp arkasına o günün tarihini yazdığını hatırlamak gülümsetti Tolga`yı... Sayısız kartın içinden bir kart seçti, "Eylül bu mekanı seviyor" diye hatırlattı kendisine. Kartın üzerinde ki numarayı tuşladı ve ertesi gün için rezervasyon yaptırdı. Sonra Eylül`ü arayıp haber verdi. Eylül, canı kadar sevdiği arkadaşını kıramazdı.

Arkadaşları ile yaptığı planı iptal edip Tolga`ya olumlu yanıtverdi. O gece, hayatının en uzun gecesi oldu Tolga`nın. Sabaha kadar düşünceler eşliğinde geceyi izledi. Onu düşündüren yapacağı konuşmadan çok Eylül`ün vereceği tepkiydi. Yapacağı konuşmayı önceden düşünüp hazırlamaya gerek duymuyordu. Çünkü duyguları o kadar sahiciydi ki, Eylül`ü gördüğünde kendi kendine dökülecekti kelimeler dudaklarından ve o yine zaptetmekte güçlük çekecekti,biliyordu... Düşünceler içinde yatağında doğruldu. Gün geceye haciz koyuyor, karanlık dağılırken yerini pırıl pırıl bir bahar sabahına bırakıyordu...

Günün ilk ışıklarında zaman, gergin bir bekleyişe gebeydi sanki...Nihayet bu gergin bekleyiş sona yaklaşmaktaydı, Tolga hazırlığını tamamlamış ve kusursuz göründüğünden emin olmak için son rütuşları atıyordu..."Zaman geldi" diye düşündü ve Eylül`ü almak üzere yola koyuldu. Eylül her zaman olduğu gibi yine büyülemişti Tolga`yı. Beyazlar içinde bir melekten farksızdı. Rüzgarda savrulan saçları birer ok gibi kalbine saplanıyordu sanki...

Gözleri ne denizin mavisini ne de yosunun yeşilini kıskandırıyordu. Onun gözlerinin elası hayatı kıskandırıyordu Tolga`ya göre...Eylül`ün yarım dakikalık arabaya binme süresince bunları düşündü Tolga. Bütün yol, Eylül`ün sıradan günlük sorularına Tolga`nın verdiği sırana günlük cevapların uyumu içinde geçti.Mekana geldiklerinde Eylül tertemiz boğaz havasını içine çekti. Yerlerine oturup siparişlerini verdiler. Bir süre sessizliğin tadını çıkarıp denizi izlemeye koyuldular. Tolga`da konuşmuyor, bir kaç dakika sonra hayatının en uzun konuşmasını yapacağını biliyor ve güç toplamaya çalışıyordu."Seni seviyorum" diyecekti ve bu bin sayfalık bir konuşma yapmaktan çok daha zordu...Siparişleri geldi. İkisi de bir süre tabaklarına konsantre oldular.

Eylül, aklına bir şey gelmiş gibi ani bir hareketle başını kaldırdı tabağından, gözlerini neşeyle kıstı, dudaklarının kenarlarına bir tebessüm kıvrıldı..."Tolga, sana bir şey anlatmalıyım..." bunu söylerken çok utanmış, kıpkırmızı olmuştu. Tolga`nın aklı yapacağı Aşk-ı İlanda olduğu için konuyla ilgileniyormuş gibi görünmeyi başaramadı ama yine de dikkatini ona vermeye çalıştı."Öyle mi, büyük tesadüf..." bunları kesik kesik söylemişti. "...ama benim anlatacaklarım biraz uzun, bekleyebilir!" dedi daha sonra.

Oysa bekleyecek bir dakikaya bile tahammülü kalmamıştı. Eylül lafı dolandırmadan birçırpıda söyleyiverdi."Birisi ile tanıştım. Aslında uzun zamandır sana anlatmak istiyordum ama emin olmadan anlatmak istemedim. Bir ay önce bizim şirkette işe başladı. Kendi halinde ve çok beyefendi biri ama bir o kadar da eğlenceli. Beni sürekli şaşırtıyor. Lafı fazla uzatmayayım, bugün resmen sevgili olduk ve en yakın zamanda sizi tanıştırmak istiyorum. Onu da en az benim kadar seveceğinden eminim."Tolga`nın başından kaynar sular dökülüyor, içine kadar dağlaya dağlaya ilerliyordu.

Öfke, kırgınlık, pişmanlık, suçluluk, geç kalmışlık, aşk... hepsini bir anda yaşıyordu bu duyguların. Bu, bilincinin ona oynadığı bir oyun ya da bir tür gerçeğe yakın rüya olmalıydı! En iyi ihtimalle bu bir şaka olmalıydı. Cesaretini toplayıp Eylül`ün gözlerine bakmayı başardığında bunun ne hayal, ne rüya, ne de şaka olmadığını en acı şekliyle anlamıştı. Çünkü Eylül`ün gözlerinde başka bir yerleşmişlik söz konusuydu, görüyordu!Eylül hala Tolga`nın bir şeyler söylemesini, sevincini paylaştığını gösteren cümleler kurmasını bekliyordu.

Tolga bu beklentiyi farketiiğinde, zihninden en sahte kelimeleri bulup çıkardı ve sevgisini hedef alıp konuşmaya başladı."Çok sevindim canım, umarım en doğru kararı vermişsindir. Son zamanlarda ki değişikliğinden anlamalıydım aslında ama aklıma bile gelmezdi. Tebrik ederim canım, umarım seni hakediyordur."Bu cümlelerle kabullenişini mi hızlandırıyordu yoksa kendisine kendi biçtiği bir ceza kefeni mi hazırlıyordu, bilmiyordu, düşünemiyordu..."İnan bana o şimdiye kadar tanıdığım en anlayışlı ve en düşünceli insan! Beni sevdiğinden de eminim. Endişelenme, bu hayatım boyunca verdiğim en doğru karar..." dedi ve Tolga`nın taş kesilmiş parmaklarına dokundu, bu çok yakıcıydı. Zaman hızla geçiyor, Eylül zaman zaman sevgilisi ile sorunar yaşıyor ve Tolga`dan yardım alıyordu.

Bu durumun Tolga`ya ne kadar acı verdiğini bilmeden onun omuzunda teselli buluyordu. Tolga ise onu kaybettiği, zamana erteleyişin zamansızlığına yenildiği ve onun başkasına kanatlanışını izlemek zorunda kaldığı için pişmanlıklar içindeydi...Eylül`ü sevmek zamanla iki karakterli olmaya itiyordu onu. Alışmıştı artık iki sesli olmaya, iki düşünce taşımaya ve ikisini birbirinden alabildiğince uzak tutmaya... Mutlulukla mutsuzluğu aynı anda yaşayıp, ikisini birbirine karıştırmadan yüzünün portmantosuna asmaya alıştığı gibi... Her defasında kalbi "Seni seviyorum" demek isterken,dilinin "O seni seviyor." demeye alıştığı gibi...

Hala derin bir aşkla sevdiği kızın en yakın dostu olduğunu hatırladığında duyduğu utanca alıştığı gibi...Tolga, geç kalmışlığının bedellerini ödemeye alışmaktayken; Eylül, Tolga`nın öğütleri ile ilişkisini kurtarmayı başardı. Bir zaman sonra Eylül Tolga`yı aradı."Evlenmek istiyor, ne yapmalıyım, henüz erken sanki ne dersin?" diye sordu.Tolga`nın gözlerinde ateşten yaşlar birikti. Güçlükle kontrol ettiği sesi hala boğuktu."Seviyorsan, ERTELEME!" dedi ve Eylül evlendi...

İlknur Dinçel

Adalet Yerini Bulmuştu

Emine dağınık yatağının etrafında huzursuz bir şekilde dolaşıyordu. İçinden yatağı toplamak bile gelmiyordu. Aslında çok tertipli biriydi. Ama son günlerde, hayattan bıkmış gibi bir hali vardı. Herhangi bir sorunum da yok diye düşünüyordu. Neden böyleyim herşeye karamsar yaklaşıyorum. Alelacele yatağını topladı. Hemen evden çıkmalıydı. Koca evin duvarları üstüne üstüne geliyordu boğulacağını hissediyordu. Üstüne kot takımını giydi. Saçlarını öylesine taradı. Çantayı koluna takar takmaz dışarı çıktı. Sanki evden kaçıyordu. Hiçbir planı yoktu. Nereye gidecekti. İçinde ki sıkıntı dışarı çıktığında bile kendisini yanlız bırakmamıştı. Takılmıştı peşine sanki. Birden düşündü bugün değişik bir gün olmalıydı. Ayağı nereye giderse, yüreğiyle oraya gidecekti. Karşıdan bir otobüs geliyordu. İçi de çok doluydu. Olsun binecekti. Bir itiş kakış kendini otobüsün içinde buldu. Şöföre bilet parasını ödedi. Önlere doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Otobüsün en başında uzun boylu yakışıklı bir bey duruyordu. Tam hayallerimde ki erkek diye düşündü. Ayakları ister istemez yakışıklı diye düşündüğü beye doğru gidyordu. Hayatına uzun zamandır kimse girmemişti. Aşık olmak, sevmek harika bir duyguydu. Ama hep üzülen kendisi oluyordu. Senelerdir sevgiyi, aşkı unutmuştu. Ama ilk gördüğü an da aşka da inanmıyordu. Elinde olmayan bir çekimi vardı. Gittikçe beğendiği beyin yanına doğru ilerliyordu ayakları. Birden düşündü. Neyin nesi olduğunu bilmeden nasıl beğenirsin. Aklını başına al diye kendi kendini uyardı. Otobüs durağa yaklaşıyordu. Kalabalığın arasında o da indi. Kabataş iskelesindeydi. Parka doğru yürüdü. Denize yakın bir banka oturdu. Birden yanında ufak bir çocuk belirdi. Çay ister misin abla? Çıtır çıtır simidin yanında, çay harika giderdi. Simitçiye de haber ver çayı öyle getir dedi çocuğa.. Tamam deyip ayrıldı çocuk yanından. Biraz sonra çocuğun elinde, naylon poşetin içinde, beni ye der gibi bakan bir simit, bir de demli bir çay vardı. Simitten bir parça ısırdı çocukluğu geldi aklına. Ablasıyla simidi paylaşamazlardı. Annesi bir simit parası verirdi okula gittiğinde, Ablanla yarı yarıya paylaşın derdi. Ama simit öyle tatlı gelirdi ki...ikisi de çoğunu yemek için kavgaya tutuşurlardı. istemsizce gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Şimdi kimsesi kalmamıştı hayatta. Otuzbeşine gelmesine rağmen birtürlü kısmet olup evlenememişti. Ailesini on yaşındayken kaybetmişti. Seneler geçtikçe gözlerindeki hayalleri de silikleşmişti. Ama yüreğinde onların özlemini doyasıya yaşıyordu. Derin bir iç çekti Emine. Harika bir hava verdı. Denizin yosunla karışık havasını ciğerlerinde hissetti. Denizi seyretmeye o kadar çok dalmıştı ki, hipnoz olmuş gibi gözlerini ayıramıyordu. Yanına birinin oturduğunun farkında bile değildi. Sigara içermisiniz? sorusuyla, yanında oturana baktı. Birden başından kaynar sular indi sanki. Otobüste beğendiği bey yanındaydı. Olabilir miydi böyle birşey. Bir saattir bankta oturuyordu. Yok teşekkürler sigara kullanmıyorum diyebildi yalnızca. İsmim Atilla tanışabilir miyiz? Benim ismim Emine diyebildi. Sözler boğazına tıkanıyor ağzından zor çıkıyordu. Yüreğinde değişik bir çarpıntı vardı. Şimdiye kadar böyle birşey yaşamamıştı. İçine dönük, evden işe, işten evine giden biriydi. Senelerce deve kuşu gibi toprağa gömmüştü başını. Bahar geldiğinde yeni açan çiçekler gibi hissediyordu kendini. Lütfen beni bayanlara laf atan kişilerle karıştırmayın diyerek söze başladı Atilla. Benim zamanım hiç olmaz böyle deniz kenarına inip bankta oturmaya. Arabamı dün garaja bırakmıştım. Onu almaya geldim. Dün biraz arkadaşlarla içmiştik. Arabayı garaja bıraktık ben taksiyle gittim eve. Sohbet gittikçe ilerliyordu. Ben çok acıktım Emine hanım sizi yemeğe davet edebilir miyim? Bu teklife ne diyebilirdi Emine. Ayıp olmaz mı? diyebildi ancak. Bu güzel günü birlikte geçirelim arabam da şurada zaten dedi Atilla. Biraz sonra arabanın içindeydiler. Atilla hoş sohbet biriydi. Ailesinden, işlerinden bahsediyordu. Emine ise yüreğiyle kavga ediyordu. Ben ne yaptım. Tanımadığım bir kişinin arabasında ne işim var diye düşünüyordu. Kendince yaptığı yanlıştı. İlk defa tanımadığı birinin arabasına binmişti. Atilla`nın sesiyle kendine geldi. Sağda ki balık lokantasına giriyorum. Ne dersiniz? Teşekkürler diyebildi Emine. Yüzünün kızardığını hissediyordu. Garson cam kenarında bir yere oturtmuştu onları. Restaurant büyük ve harikaydı. Ortada güzel bir havuz, içinde kırmızı balıklar vardı. Emine ne konuşacağını, ne diyeceğini bilemiyordu. Sanki dilini yutmuştu tabiri var ya tam ona göreydi. Atilla görmüş geçirmiş biriydi. Emine`nin hallerinden onun ne kadar tutucu ve özel biri olduğunu anlamıştı. Bana kendinizden bahseder misiniz? Emine hanım. Sohbet gittikçe koyulaşıyordu. Harika saatler göz açıp kapayana kadar geçtmişti. Birbirlerinin telefonlarını alıp ayrıldılar. Eve geldiğinde kendini çok yorgun hissetti Emine.. Üzerini değiştirip hemen yatağa girdi. Gözlerinde Atilla`nın hayali, kulaklarında onun sesiyle uykuya daldı. Hiç uyanmadan sabaha kadar uyudu. Uyandığında sabahın yedisiydi. İşe gidecekti. Pazartesileri de hiç çekilmiyor diye düşündü. Sarhoş gibiydi. Neydi bu üzerinde ki haller, aşık mı oluyor du yoksa? Aşk, ah aşk nerden çıktın karşıma.. Kendine gelmek için banyoya attı kendini. Çıktığında işine geç kalmaması için alelacele giyinmeye başladı. Hayat ne güzeldi. Yaşamın güzelliğini yeni farkediyordu sanki. Birden kapı çaldı. sabahın köründe kimse kapısını çalmazdı. Kapıcı mı acaba diye düşündü. Kapıyı açtığında, bir kez daha hayret içersinde kaldı. Gelen genç bir çocuktu. Elinde renk renk değişik tür çiçeklerle harmanlanmış, güzel bir çiçek buketi vardı. Emine`ye uzatıp, lütfen şurayı imzalarmısınız dedi. Başından aşağı kaynarsular dökülüyordu Emine`nin. Gelen karta baktığında Atilla`dan geldiğini gördü. Hayatında ilk defa bir erkekten çiçek alıyordu. Yüzünün kızardığını hissetti. Kartta akşam yemeğine davet edildiği yazılıyordu. Bir otobüste tanışmıştı ama yüreği kıpır kıpırdı. Aşık mı oluyorum diye düşündü. Aşk bu muydu acaba? İş yerine geldiğinde arkadaşları onda ki değişikliği hemen farkettiler. Söyle bakalım neler oldu? diye soru yağmuruna tuttular. Hiçbirşey yok dese de inandıramadı arkadaşlarını. Emine`yi o kadar iyi tanıyorlardı ki.. Hüzünden eser kalmamıştı Emine`nin gözlerinin içi gülüyordu. Yemek molasında Emine başından geçenleri arkadaşlarına anlattı. Hepsi sevinçten çığlıklar atıyorlardı. Arkadaşları için çok sevinmişlerdi. İşten çıkmasına on dakika vardı. Eminenin telefonu çaldı. Atilla arıyordu. Kapıda bekliyorum aşağıya inmiyor musun? dedi. Beş dakika sonra yanındayım diye cevap verdi. Aceleyle lavaboya gitti. Ayna da saçlarını düzeltti rujunu sürdü. Hazırdı artık. Merdivenlerden yüzünün kızardığını, yüreğinin kuş gibi çırpındığını hissederek inmeye başladı. Atilla arabasının içinde bekliyordu. Emine`yi görünce arabadan inip kapısını açtı. Emine ön koltuğa oturdu. Güzel bir restauranta götürdü Emineyi. Orman içersinde harika bir yerdi. Garsonlar dönüp duruyordu etraflarında. Birbirlerine gözleri aşkla bakıyordu. Emine benimle evlenir misin? Öyle ani olmuştu ki içtiği su Emine`nin boğazına kaçmıştı. Bir yandan öksürük krizine girmiş, bir yandan da yüzünün utançtan alev alev yandığını hissediyordu. Bu kadar çabuk mu? Bu sefer soru Emine`den gelmişti. Neden olmasın canım, muhakkak beklememiz mi gerekiyor? Şaşkın dı Emine... Kısa zaman da evlenmişlerdi. Herşey harikaydı. Güzel bir evlilikleri vardı. Dünyaya gelen kız çocukları Dilek`de, hayatlarına renk katmıştı. Herşey mükemmeldi deli gibi seviyorlardı birbirlerini. Günler su gibi akıp gidiyordu. Kızları büyümüş okula başlamıştı. Başka çocuk düşünmüyorlardı. Gerçekten koca şehirde çocuk büyütmek zordu. Hele anne, baba çalışıyorsa çok zordu. Evliliklerinin onuncu yılında Atilla`nın şirketine aldığı bayan asistan, tüm hayatlarını altüst etmişti. Bütün gün işleri şirkette bitirememiş gibi, her akşam Atilla asistan`ı Zehra`yı evine getiriyor sonra da evine bırakıyordu. Özel bir hayatları kalmamıştı. Her an Zehra`nın ismini duymaktan bıkmıştı. Kıskanıyor muydu hayır tabii. Kıskanılacak biri değildi. kendisi ondan her yönden üstün biriydi. Ama yuvasının yıkılmasını istemiyordu. Hiçbir özelliği olmayan bir kadındı ama kocası ağzının içine giriyordu Zehra`nın. Sıkıntılar basıyordu Emine`yi, ne yapacağını bilemiyordu. Ufak ufak kavgaları bile başlamıştı. Eve sessiz telefonlar gelmeye başlamıştı. Mutlu geçen hayatları bir an da değişmişti. Artık kocasıyla konuşamıyordu bile. En ufak bir konuşma kavgaya dönüşüyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı Emine. Günleri tatsız tutsuz geçiyordu. Sabır diyordu...sabır. Kocasını öyle çok seviyordu ki. Canıydı herşeyiydi o. Üstelik kızının babasıydı. Böyle basit ruhlu birine kocasını kaptırmayacaktı. Ağlayan gözleri artık ağlamayacaktı. İlk olarak kuaföre gitti. Sonra güzel kıyafetler aldı. Haftasonu olması işini daha kolaylaştırıyordu. Herzaman gittikleri restauranta kızıyla gitti oturdu. Hemen telefonunu alıp kızına verdi. Babasını aramasını söyledi. Kız çocuğuydu işte, babasına neler söylemedi ki, babası geleceğini söyledi. Aradan bir saat geçmesine rağmen babasından bir haber yoktu. Emine yine telefonu Dileğe verdi babasını araması için. Babacığım nerde kaldın diye başladı Dilek. Anneni ver kızım dedi babası. Emine merakla telefonu aldı. Ne oldu seni bekliyorduk dedi. Atilla Zehra ile hastanede olduklarını söyledi. Hangi hastanedesiniz? geliyoruz dedi Emine. Yok siz eve gidin ben geleceğim diye yanıt aldı ve telefonu kapadı. Daha yemek yememişlerdi. Beğendikleri birkaç şeyi paket ettirip evde yeriz kızım diye yola çıktılar. Yarım saat sonra eve gelmişlerdi. Merakdan ölüyordu Emine. Nasıl bir durumdu bu... Üstelik yine Zehra ile birlikte diye düşündü. Biraz sonra Atilla zili çalıyordu. Emine kapıyı açtı. Kocasına artık nasıl davranacağını şaşırıyordu. Bu kadar çok sevmese kesin bırkacaktı. Sabır sabır diyordu. Atilla sinirliydi. Yüzünde kollarında sıyrıklar vardı. Yine de kıyamıyordu kocasına. Sıyrıkları baktırdın mı doktora, sonra sorun çıkmasın? Yok birşeyim dedi Atilla. Ama canının sıkkın olduğu her halinden belliydi. Hadi anlat Atilla neler oluyor sana. Bu halin ne? Zehra ile gidiyorduk. Önümüzü bir araba kesti. Durmak zorunda kaldık. Arabadan iki adam indi meğerse Zehra`nın birlikte olduğu adammış. Hiç bimiyordum o da bana hiç söylemedi. Adam üzerime saldırdı elinde ki bıçak saplanmasın diye kenara çekildim. Bıçak Zehra`ya saplandı. Ama önemli değil sıyırmış. Ben büyük hata yaptım karıcığım, beni affedecek misin? Ne diyebilirdi Emine seviyordu kocasını. Sabrın sonu selamettir derlerdi. Sabretmişti Emine ve sevdiği kocasına tekrar kavuşmuştu. Yüreğinde eziklik olsa da elbet birgün o da bitecekti. Adalet yerini bulmuştu. Kötülük yapan herzaman kötülük buluyordu. Yine mutluydular yine birbirlerini çok seviyorlardı.

Menekşe Gülay

Seni Sevmek

İyi Dinle Beni;
Sana herşeyin fazlasını verdim,aşksa en güzeli,tutkuysa en delisi,güzel olan ne varsa yaşattım sana.Üşüdüysen sardım bedenimi bedenine,yorulduysan tüm yükleri sırtlandım omuzlarıma.Üzülmeyi asla yakıştıramadım sana.Çok sevdim seni,inanki kendimden fazla.İyi olan ne varsa hakediyordun ya,işte bu yüzden kendimi pek yakıştırdım ben sana.Sen yokken yersizmiş hâyâllerim,gülüşlerim yalan,boşaymış kurduğum cümleler,yerli yersiz dizdiğim onca kelimeler...Biz kocaman bir boşlukta bulduk birbirimizi. Vazgeçmedim, asla yılmadım seni keşfetmekten. Ümidim oldun;Gitmem sen git demeden,sen bit demeden bitmem.Onca yalanımın içinde tek gerçeğimsin.Gülüşlerimin sebebi sensin.Zifiri karanlığın içinde görebildiğim bir tek sen ve senin gözlerin.Bana dünyaları verdin.Kendimi buldum,sende beni gördüm.Uçurumun dibinden çektin beni,sesini duydum.Herşey bitti dediğimde seni gördüm,ışıl ışıl yanan gözlerin başımı döndürdü,sonunda seni yaşamak istedim..Geleceğimsin.Ömür boyu yanında yer ayır bana da.Gözlerinle değil de yüreğinle gör beni,benim gibi.Benim seni hergün bir kez daha özlediğim gibi sarıl bana;Tut bizi sıkı sıkı hiç bırakma.

Seni düşünmek son zamanlarda severek yaptığım tek şey, inanki seni sevmek kendime tapmak gibi birşey...

Gözde Kabasakal

28 Haziran 2009 Pazar

Biriciğim

Gölgeler düşsede yüreğinin üstüne,

Güneşini sakın söndürme.

Eğer umut yoksa,

Hayat uzak kalır insana

Unutma;

Senden bir tane daha yok bu

DÜNYA'DA...

Vazgeçilmezim

Sen hayatımın anlamı,

Sen ömrümün baharı,

Sen hayatta ki tek gerçeğim,

Sen Vazgeçilmezimsin...

Alican KÖR

27 Haziran 2009 Cumartesi

Sen Yokken

Sen yokken,acı vardı kalbimde

Sonsuz ve bitmek bilmeyen.

Sen yokken,tüm senlerimi tükettim

Yoktun!sadece hayallerim,aşkım ve sen

Her anım sen,tenin,kokun,sıcaklığın

Sarıyor beni,dörtkoldan yokluğun

Düşünemiyorum ki hiç bir şey,hep sen ,sen ,

Sen yokken,yaşıyamıyorum ki ben

Ne olur diyorum ah!bir gelsen

Sana doyasıya sarılıp öpsem,öpsem

Doyasıya diyorum,sana doymuyorum ki ben

Senelerce asırlarca tek vucut yaşasakta

Sen yokken,senlerimle yaşadım

Senlerle köprü kurdum yanındayım

Aşkın insana ne acı verdiğini

Sen yokken,anladım BEN


Saliha Kaşkır

Aklıma Kazıdım

Ne olur söyle ellerine affetsin beni,

O kadar güzeldiler ki dayanamadım.

Ne olur söyle saçlarına,

Alevinde yanmadım sanmasın,

Sesim çıkmadıysa yanmayı can pahasına istediğimden.

Kaşına,gözüne ve O GÜL YANAĞINA,

Söyle affetsin.

Ama yörüngelerine aldılar dudağımı bir kere...


Ve dudaklarına söyle,

Kıyısına bile yaklaşamadıysam

Canımın çıkacağından korktuğumdan.

Azrail oradaydı,

Nefesim kesilir diye çok korktum.

Söyle de bilsin...


Ahmet Özen

Ölümden Utandım

‘..ben hiç bu kadar sessiz kalmadım..’ dedi fısıldayarak kendi kendine titret kalbi ile otururken soğuk basamağa.karşısındaki duvar kadar soğuktu bakışları.ve zifiri karanlık değildi aslında hiçbir şey görememesinin nedeni.öyle bir kapatmıştı ki gözlerini sanki bir daha açmayacaktı.gözünden akan bir damla yaşın yüzünde ilerleyişini takip etti bir süre.derinden aldığı nefesini vermemek için elinden geleni yaptı ama o kadar yorgundu ki nefesine bile hakim olamadı.gözyaşı yanağını geçip çenesine indiğinde onu bırakmamak için elinden ne gelse yapmaya hazırdı.ama başaramadı ve yere bıraktı kendisini gözyaşı.sonra, daha geçmemişken yüzündeki gözyaşlarının acısı, bir inilti duydu kalbinde ve ruhu arkasına yaslandı bedeninde.bir an kalkıp gitmeyi düşündü hızla ama sanki biri oturmuştu üzerine ve bir daha kalkamayacaktı.ruhu bedeniyle helalleşiyor gibiydi.içine yapışmıştı ve bir an haykırarak içinden kusup atmak istedi.yapamadı.boğazını düğümleyen hıçkırıkları ve öyle ağladı ki içten içe kalbi bile bir an eline mendil alıp gözyaşlarını silmek istedi.çocuk gibi bükülen dudaklarını yapıştırdı birbirine.hani kimsenin bir daha görmeyeceğini bilse oracıkta dikecekti birbirlerine.yanındaki trabzana yasladı omzunu.bir eli ile gözlerini sildi.gözünü açmak istemiyordu. kalbi öyle hızlı atıyordu ki trabzan bile sallanıyordu sanki.bir an kalbini çıkarıp yerinden ‘ senin derdin nedir..! ‘ diye bağırmak istedi.o kadar ki yanlışlıkla eli kesici bir şeye değse hemen çıkarırdı yerinden.belki ilk kez bu kadar düşmandı kendi kendine.belki de korkuyordu kendinden bile.ama ne olursa olsun kendini bırakıp gidemiyordu.yaşamak zorundaydı bu hali ile.ama belki de değildi.gözlerini açıp kendisini boşluğa bırakmak sadece bir anlık bir şeydi.ve kimse göremezdi.kimse engel olamazdı.duvarlar bile.ama ya sonrası.ne gerek vardı ki aslında sonrasına.önemli olan ruhu ile bedenini birbirinden ayırmak değil miydi?gerisi teferruattı işte.ama yapamıyordu.peki neydi ki engel olan bu kadar kendisine?şu yerinden kımıldamasına engel olan bedenine yapışmış ve ne olduğunu bilmediği şey mi,yoksa yerinden çıkarıp atamadığı kalbi mi?ya da her ikisi de mi?ne isterlerdi ki..gömleğinin cebine attı elini.sigara paketini çıkardı ve içinden bir sigara alıp dudaklarının arasına yerleştirdi.yere bıraktığı paket öyle bir düştü ki yere duvarların gürültüden korkup kaçtığını sandı bir an.ve gömleğinin diğer cebinden çakmağını aldı.bir kaç denemeden sonra çakmaktan çıkan aleve karşılık gözlerini açmak istedi.olmadı.sigarasını alevin sıcaklığına doğru götürdü ve sigarasını yaktı.ilk nefes..kalbinde bir şey yerinden kalktı.kapıyı açtı ve damarlarının üzerinde yürüyerek beynine yöneldi.akciğer..artından boğaz..ardından gırtlak.. gözleri..ve beyni..ve mutlu son..beyni ile birleştiğinde o şey derin bir iç çekti.hoşuna gitmişti bu yolculuk.ve bir nefes daha..bir nefes daha....sabah olmuştu.apartmanın kapısı açıldı.küçük kız otomatik olarak açılan ışık ile sağı solu incelemeye başladı.ve ileride merdivenlerin başında trabzana yaslanmış birini görünce elindeki oyuncak bebeği yere bıraktı.korku ile hemen apartmandan çıkarak annesini çağırdı. kadın, kızının peşinden apartmana girdi ve çocuğun gösterdiği yere baktı.kim olduğunu anlamadığı adamı inceledi.elinde yarısı içinmiş sigara ve gözleri sıkı sıkı kapanmış bir adam…korktu.çocuğunu orada bırakarak adama doğru yöneldi.adam ile arasında birkaç adım kalmışken elini uzattı ve adama dokunması ile adamın cansız bedeninin yere düşmesi bir oldu.korkusu bir kat daha arttı.çığlık atacaktı ama çocuğu daha çok korkmasın diye sıkı sıkı tuttu kendini.olduğu yerde sağa sola baktı ve adamın kalktığı yerdeki bir kağıt parçası ilişti gözüne.hemen eğildi ve kağıdı aldı.bozuk bir yazı karakteri ile yazılmış yazıyı inceledi ve çözdükten sonra kendi kendine okudu :‘.. öyle utandım ki ölümden, ölmek için seni bekleyemedim…’

Özkan Köse

25 Haziran 2009 Perşembe

AşKıN TaRiFi BuDuR!!!

Can Dündar'dan aşkın harika tarif ve yorumu....


O’nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain... sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa... dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse... hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar... her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa... bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa... iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa... eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız... kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız... O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse... gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine... uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa... dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız... kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa... Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla... ...o halde yarın sizin gününüz!.. "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Yaşamak Nedir?

Bazen düşünüyorum da niçin yaşıyor insanoğlu diye?Bi noktaya kadar her şey normal anlayabiliyorum ama bir nokta da geliyor ki orada tıkanıp kalıyorum işte.Yaşam niçin var, insanoğlu niçin geldi bu dünya ya, insan istemediği yerde niye istemediği halde zorla da olsa bulunmak zorunda kalır? Vesaire vesaire daha bir çok soru...

İnsanoğlu bi noktaya kadar çocuktur hiç bir şeyin farkında olmadan amaçsız bir yaşa kadar gelir.Ama gün gelir bi yaştan sonra hayatın ağırlığında hafiftende olsa omuzlarında hissetmeye başlar.Ne zaman bu ağırlığı hissetmeye başladı mı kendine bir amaç, bir hedef belirler ve bu hedef doğrultusunda yaşamını devam ettirir.İlk önce öğrencilik yıllarında başlar bu hedefler.İlk olarak ilk öğretim sonun da amaç iyi bir lisedir.Bundan sonra o amacını gerçekleştirdi veya gerçekleştiremedi yoluna devam eder ve yeni hedefler peşinde koşmaya başlar.Artık yeni hedefi lise hayatın bir değil birden fazla olur.İlk önce kız arkadaş edinme, para sıkıntısı çekmeme gibi ve en önemlisi de lise sonunda kaliteli bir meslek sahibi olabileceği iyi bir üniversitedir.Bundan sonra ki hayatında da hedeflerine ulaşmış veya ulaşamamış olarak yaşamına devam eder.İlerleyen yıllar da iyi bir meslek sonra iyi bir eş daha sonra iyi, lüks ve kaliteli bir yaşam arzusu hedefleri arasındadır insanoğlunun yani bizlerin.....(Bu hedefleri daha bir çok olarak çoğaltabiliriz)

Peki diyeceksiniz bu isteklerin hepsi olacak mı ki?Olacak veya olmayacak bu zamanla görebileceğimiz bir şeydir.Ama yaşamak demek bence hedeflerine ulaşamasa da o hedefler peşinde bir bir yılmadan koşmak demektir.Zaman gelecek bu hedefler geride kalacak artık sıradan bir monoton yaşama sahip olabilirsiniz.İşte o zaman da yaşamanın anlamı nefes almaktır, sevdiklerinle bir arada mutlu bir şekilde birlikte olmaktır, gönlünde ki tahtın sahibi ile bir ömür boyu beraber olmaktır!....

Yani hayat ne kadar kısa olursa olsun ve her şeye rağmen iyisi ile kötüsü ile ve her zaman yaşamaya değer.Eğer her gün sabah yüzünüzde bir tebessüm ile uyanabiliyorsanız işte o zaman yaşamın ne demek olduğunu biliyorsunuz demektir!....

Alican KÖR

Ver Yüreğini Yüreğime

Bak gözlerime gör senin için yanan ateşi,

Koy ellerini göğsüme duy senin için çarpan kalbimi,

Dinle kuşları haykırsın sana olan sevgimi,

Ver yüreğini yüreğime benim sana verdiğim gibi!...

Alican KÖR

......................

Gecenin ıssızlığında,

Sabahın alacakaranlığında,

Senin olmadığın her anda

Kalbim senin yanında...

Alican KÖR

Sadece SEN

Siyah;

Belki gece,

Belki de karanlık...


Ben;

Belki senliğinde kaybolmuş biri,

Belki de sen.


Aşk;

Belki dönüşü olmayan bir yol,

Belki de özgürlük.


Çılgınlık;

Belki en yakın arkadaşım,

Belki de ben.


Mavi;

Ne bir gökyüzü,

Ne de bir deniz

Sadece SEN...

23 Haziran 2009 Salı

Sevmeye Başladım Sevdiğin Şeyleri

Sen gittikten sonra;
Sevmeye başladım sevdiğin şeyleri.
Hani anlamsız bulurdum,
Kızardım ya sana.
Şimdi bende ağlayarak izliyorum pembe dizileri.
Keşke yanımda olsaydın da;
Beraber izleseydik.


Sen gittikten sonra;
Sevmeye başladım sevdiğin şeyleri.
Hani tarzım değil;
Bu da muzik mi derdim ya sana.
Şimdi bende can kulağıyla dinliyorum türküleri.
Keşke yanımda olsaydın da;
Beraber söyleseydik.
Semah dönseydik.
Aah aah.


Nihat İlikcioğlu

Sussana Yüreğim Sussana !

Gene mi ağlıyorsun ?

Sussana yüreğim sussana !

Geceler konuşmuyor uykuda.

Yıldızları uyandırma

Mehtapta ışık vurmuş

Melek yüzüne

En güzel resminle,bakma bana

Bakıp durma,ilk gün gibi

Gelde bu kareyi kopyalama

Çiziyorum sabahlara kadar

Gecelerdeki en güzel suretini

Gözlerimin gölüne düşme n`olur

Ben kurtaramam ki seni , yok olursun !

Oya Gedik

22 Haziran 2009 Pazartesi

Ya Seninle Yada Sensiz...

Gözlerinin derinliklerinde kaybolmak,

Yüreğinin en kıymetli yerinde korunmak,

Sonsuza dek senin olmak

Ve sonra;

Ya seninle olmak yada sensiz yok olmak!...

Alican KÖR

Deniz Gözlüm

Yağmur yağıyor aklımda yine sen,

Seni düşünüyor seni düşlüyorum,

Bu düşte sadece sen ve ben,

Deniz Gözlüm senin yolunu gözlüyorum!...

Alican KÖR

21 Haziran 2009 Pazar

Adam Gibi Sevmek

Sevmek nedir bilir misin?

Sevmek dediysek iki öpücük uğruna sevmek değil.

Sevmeyi değil de adam gibi sevmeyi bilir misin?

Adam gibi sevmek;

Sevdiği yanında yokken bile onu yanında hissedebilmek demek,

O üzüldüğünde senin kahr olman demek,

O sevindiğinde ise senin mutluluğa boğulman demek,

Onun bi gülüşüne dünyayı değişmemek demek,

Gece onun sesini duymadan uyuyamamak demek,

Sabah kalktığında ondan gelecek bi mesajın olmasını dilemek demek,

Onsuz hayal kuramamak demek,

Onsuz geçen her saniyeye kahr etmen demek,

Hepsi bir yana, asıl adam gibi sevmek;

Yüreğinin en derinlerinde yedi kat zincirlerle bağlı köşesinde

Her geçen gün ona olan aşkının oraya dahi sığmadığını

HİSSETMEK DEMEK!

İşte budur adam gibi sevmek:

işte bende böyle Seviyorum Seni...

Alican KÖR

Benim İlk Aşkımdır Babam

Benim ilk aşkımdır babam, hayatım boyunca ona benzeyen, bana onun gibi sahip çıkan birine ihtiyaç duydum. Bir şekilde hayatıma giren bütün erkeklerde babamdan bir özellik aradım. Bana tıpkı onun yaptığı sahip çıksınlar istedim, tıpkı babam gibi ben ağladığımda gözyaşlarıma gözyaşlarını karıştırsın ve gözyaşlarımı kurutsun istedim. Elimi tutuğunda babacığımın bana verdiği güveni versin istedim. Bakışları tıpkı babamınkiler gibi sıcacık olsun istedim. Hayatımda ki erkek babam gibi olsun istedim. Daha küçücük bir kızken babamın elini tuttuğumda ellerim O’nun kocaman ellerinde kaybolup giderdi. O’nun kocaman elleri bana dünyanın kocaman olduğunu hatırlatır ama sıcacık avuçları içimi ısıtırdı ve güvenle dolardı içim. Bilirdim, bu ellerini tutuğum adam hayatımın sonuna kadar beni koruyacak, benim arkamda olacak bilirdim. Hepte bildim ve benim babacım da benim her durumda arkamda oldu. Ben yanlış yaptım affetti. Ben düştüm kaldırdı, yaralarıma üfledi, Ağladım benle beraber ağladı, gözyaşlarımı kuruttu. Ben tekrar yanlış yapacağım diye, tekrar düşeceğim ve tekrar dizlerim kanayacak diye ödü koptu. Bunun için bana zaman, zaman kızdı, bağırdı çağırdı. Ama ben hep bildim bütün bunları hep beni korumak için yaptı, daha çok acı çekmeyeyim diye.Ben küçük bir kızken sıcaktı babamın elleri ve kocamandı. Hayatın bana en büyük lütfu babamın sıcacık ellerden ayrı kalmamamdı sanırım. Çocukken yaramazlık yaptığımda, düştüğümde ve kanadığında dizlerim, benden daha çok acırdı babamın içi, bilirdim, ağlamak istemezdim o daha fazla üzülmesin diye. O da üzüntüsünü belli etmek istemezdi ben ağlamayayım diye. Babam benim için her zaman çok önemli oldu, O’na bir şey olacak diye ödüm koptu her zaman, hayatımın her döneminde onu üzmekten hep korktum. Üzmedim mi? Üzdüm hemde çok ve sanırım babamı en çok üzen çocuğu hep ben oldum. Yanlış ya da doğru kararlar verdim ve ne pahasına olursa olsun kararlarımın arkasında durdum. Kendisi bana böyle öğretmişti, verdiğim kararların arkasında durmamı öğütlemişti. Verdiğim yanlış kararlar beni üzdü, benimle beraber O’nu da üzdü. Her zaman dik durmaya çalıştı çünkü babaydı, eğilip, bükülemez, yıkılmazdı. Her zaman dimdik durmak zorundaydı. Dik duracaktı, güçlü olacaktı ki, bizim yaralarımız üfleyecek, bize güven verecek korkma geçecek diyebilecekti. Çünkü babaydı O. Bizim babamızdı. Benim babam O.Üç kız çocuğunun babası benim babam. Hayatı boyunca kızlarını hayata kazandırmaya çalışmış, onlar için çabalamış hayatı öğretmiş bir adam benim babam. Kızları hayata daha güçlü olsunlar, kendi ayakları üstünde daha sağlam bassınlar diye kendinden çok ödün vermiş, bir adam benim babam. Bizleri karşına alır nasihat ederdi uzun, uzun.Birine selam verdiğinde ilk önce gülümseyeceksin, gülümsemenle selam vereceksin önce, birinin elini sıktığında parmak uçlarınla değil, kuvvetle sıkacaksın, güven vereceksin elini sıktığın kişiye. Dürüst olacaksın. Bir dediği bir dediğini tutmayan insanlardan olmayacaksın, kendine güveneceksin ve insanlarında sana güvenmelerini sağlayacaksın. Birini sevdiğinde tüm benliğinle büyük bir aşkla seveceksin, engel tanımayacaksın sevdiğin için, âşık olduğun zaman gözü kara âşıklardan olacaksın. Mazur göreceksin ufak tefek hataları ki oda senin hatalarını mazur görebilinsin. Hata ile suçu birbirinden ayırt edebilmeyi bileceksin. Bize hayatı öğretirdi. Ayakta nasıl kalacağını, nasıl kimselere boyun eğmeden kendimizi korumamız gerektiğini. Ben babamdan çok şey öğrendim, bana öğrettiklerini uygulayabildim mi bilmiyorum ama elimden geldiği kadar uygulamaya çalıştım. İşte böyle babam benim ilk aşkım. Hayatım boyunca ona benzeyen, bana onun gibi sahip çıkan birine ihtiyaç duydum. Bir şekilde hayatıma giren bütün erkeklerde babamdan bir özellik aradım. Bana tıpkı onun yaptığı sahip çıksınlar istedim. Hayatımdaki erkek babam gibi olsun istedim. Benim babam gerçekten baba olmayı hak eden, babalık vazifelerini yerine getiren. Beni, bizi her durumda koruyan, kollayan ve sahip çıkan yegâne insan oldu. Seni seviyorum babacım, iyi ki varsın, iyi ki benim babamsın.



Sabriye Nişancı

19 Haziran 2009 Cuma

Kalbim Senin Yanında

Gecenin ıssızlığında,

Sabahın alaca karanlığında,

Senin olmadığın her anda

Kalbim senin yanında...

Alican KÖR

Seni Hatırlamak

Ay mıdır , yıldız mıdır, gökyüzü müdür?

Seni bana hatırlatan.

Yoksa ben miyim,

Gördüğüm her güzellikte seni arayan!...

Alican KÖR

Yürekten Sevmek

Zannetme ki güzelim;

Ben aşkı iki öpücük zannederim,

Ben sevdim mi ölümüne severim

Ben sildim mi:

"Tek kalemde silerim" diyebilenlerden değilim,

Çünkü ben sevdiğimi yüreğime gizler,

En derinde yaşayarak ve hissederek severim....

Alican KÖR

Çünkü Sevmiyordun Sevemezdin Sen

Sen..

Biliyordun belki de...

Belki de...

Belki de bu yüzden o denli içten ama o denli soğuktun. Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen!

Sen; gözlerinde sağanak bir Beyoğlu yağmuru taşırken uzaklara, ben başlı başına isli bir başkent olmuştum o yağmuru hissedemeyen Kızılay`da... Sokaklar dar, caddeler sessiz belli bir saatten sonra burda. Binalar çevreliyor hayatımın şah damarını ve gece yarısına yaklaşırken hiç bir yürekte martı sesine karışan dalgalar ve vapur mizansenleri yankılanmıyor. Belki de sen bunları biliyordun. Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen...Sen; gözlerinde sağanak bir Beyoğlu yağmuru taşırken uzaklara, ben başlı başına isli bir başkent olmuştum o yağmuru hissedemeyen Kızılay`da... Sokaklar dar, caddeler sessiz belli bir saatten sonra burda. Binalar çevreliyor hayatımın şah damarını ve gece yarısına yaklaşırken hiç bir yürekte martı sesine karışan dalgalar ve vapur mizansenleri yankılanmıyor. Belki de sen bunları biliyordun. Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen...

Haydarpaşa - Kadıköy arasında oval adımlar sayıyordum oysa ki... Oysa ki her bir adım, senin adın ve isminin geçtiği her cümlede bir hayal kırıklığıydı olmayışı adımın. Madem ki en büyük sebeptir yanında olmayışım, o halde sessiz bir Tunalı akşamında İstanbul`u yad edip içmek en büyük yanlışım! Sen belki de biliyordun olanları. Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen...Haydarpaşa - Kadıköy arasında oval adımlar sayıyordum oysa ki... Oysa ki her bir adım, senin adın ve isminin geçtiği her cümlede bir hayal kırıklığıydı olmayışı adımın. Madem ki en büyük sebeptir yanında olmayışım, o halde sessiz bir Tunalı akşamında İstanbul`u yad edip içmek en büyük yanlışım! Sen belki de biliyordun olanları. Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen...

Yaz sarkıyor baharın iç cebinden... Üsküdar gibi olmasa da, Çankaya da iyidir seyre dalmak mevzu bahis olunca. Elimde bir demet begonya ve bahar gecelerinde ölüm çok uzak gelir ya... Uykuya dalmadan önce işte böyle kokuyor artık Ankara. Suskunluk basıyor birden içimi... Konuşmaya cüret etmek ne haddime!? Buralara bir çok şey yakışıyor da benliğim hala serzenişte. ``Şu Ankara`da bir deniz yok, bir de sen..!`` Yok, yetmiyor işte... Ama sen zaten biliyordun bunları... Çünkü sevmiyordun, sevemezdin sen...

Tiyatro sahnelerine benzeyen bir yaşantıda ben isli bir Ankara`yı, sen ise güzel bir İstanbul`u oynarken gerek var mıydı hayalleri süsleyen mutlu sonlar kurgulamaya? Hatta gündüzü evvel ki geceden belli replikleri sarf etmek için neden bu kadar uğraştık asla yaşanamayacak yarınlara? Hangi tenlerin yağmuruydun ki beşinci mevsimde yağdın hayatıma? Bu sorular yüzünden şimdilerde çocuk olasım geliyor inatla... ``Üstüm-başım siyaset kokuyor anne! Beni İstanbul`da yıkar mısın..?``

Yine de sen tabi ki biliyorsun bunları... Çünkü hala sevmiyorsun, sevemezsin sen..!

Korhan Bora

Bir Adamın Sabah Öyküsünden İbarettir Yalnızlık

Bir ``günaydın`` edasıyla yataktan doğrulmaktadır güneş, kendi fişini çekerken sokak lambaları…...Ve ay dokuzuncu uykusundadır düşsel rüyaların tensel ıslaklığından habersizce. Bir çocuk uyanacaktır az sonra ay-güneş denkleminden uzakta. Her daim gerçekleri fısıldayacak bir adamın yanından geçecek ve hayata karışacaktır emir komuta zincirinin yakamozunda…Bir adam ki yerlidir yerinden uzakta ve yerli bir turist edasıyla uçacaktır semaya gün geceye karıştığında. Ruhu bedeninden uzakta... ``Astral turizmin değersiz yolcuları! Kemerlerinizi bağlamaya yeltenmeyin çünkü bu yolun sonu zaten yedi kat aşağısı...`` Kör kuyuların gözü çapaklı sabahında ``Arioso`` yankılanıyor huzura yakın, özgürlükten uzak. Yine kirli bir tuzaktır sakallarından aşağıya damlayan tuzlu tanecikler. Bir adamın, bir sabah öyküsünden ibarettir yalnızlık ve yalnızlık beyaz sayfaları karalamakla başlayacaktır gün batımının semazen kıyılarında. Anılara eş değer bir sessizlik hüküm sürecektir nihayetinde ölüm kapıyı kırdığında...Bir ``günaydın`` edasıyla yataktan doğrulmaktadır güneş, kendi fişini çekerken sokak lambaları ve boynunu eğmiştir her biri yola doğru, pencereden sarkmış gideni bekleyen hasretli gözler gibi... Sözler gibi ucuz, susmak kadar değersiz, konuşmak kadar pahalı ve marka olmuştur yalancıların konferans salonları...Bir adamın, bir sabah öyküsünden ibarettir yalnızlık ve yalnızlık artık karalamaya yeltenmeyecektir beyaz sayfaları... Çünkü bilinmektedir artık! Her yer kan ve her şer kırmızı…Bir sabah öyküsüdür yalnızlık... Gecesi gündüzüne mum ışığıyla ters simetri yaratan ve yaratan belki de bunun için sebeplendirmiştir kadehleri. Meydanı sel basarken bir damla suya muhtaç olmayı ya da depremlerin odak noktasında zerre kadar titremeyen bir ruhu... Yanardağlar dibinde patlarken buz gibi kesilmeyi ve doğallığından uzak bir afet olup inadına ``affetme`` diyebilmeyi..!Bir adamın sabah öyküsünden ibarettir yalnızlık... Herhangi bir kadını, tanrıyı ya da tanrıdan ötürü var olanı anımsamayarak ``günaydın`` diyebilmektir. Güneş uyandırmış nefes alanları artık. Nefes almamak ya da oksijen yerine bir kahve eşliğinde ciğerlere nikotin depolamak keyfe kalmıştır...Sabah öyküsüdür yalnızlık... Bir adamın ruhuna paralel ve bedenine eş değer huzurundan uzak gözlerden ibarettir..!

Korhan BORA

18 Haziran 2009 Perşembe

Günün Yazısı

'Posta' Gazetesinin Ankara temsilcisi Hakan Çelik'in yazısı:BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM

Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur ? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır ?

Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir ?Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası adetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak adeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuşturucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, herşeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman varolmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde.Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyaloğu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde....Avrupa'da Türkiye'yi şikayet etmek sözkonusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkağıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliğ i ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde ?Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. ..Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz ?Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz.Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı ?Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz.Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor... En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz.Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı?İstanbul'da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu?Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte?Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi?Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit. Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler.''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR!Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları...Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan' ' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar...Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin.Demokrasiden bahsedip, teröre yol açmak ? İnsan öldürüp hak talep etmek? Bu ne yaman çelişki...Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak.Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller başı çekmekte? Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk ve gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden?
Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervasızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?
Güzel bir atasözü vardır. ''GÖZÜNDEKİ ÇÖPÜ GÖRMEZ, ELALEME ŞAŞI DER!''
Bu özlü söz ülkemizin içine düşürülmeye çalışıldığı ''Kürt fesadını'' ne de güzel anlatıyor değil mi?HAKAN ÇELİK

16 Haziran 2009 Salı

Arkanızda ki koca Dağ : BABAnız

Bilindiği gibi 21 Haziran pazar günü sizin için hayatta apayrı bir yeri olan, yeri gelince arkadaş, yeri gelince bi sırdaş, yeri gelince yoldaş ve yeri gelince de arkanızda ki sırtınızı dayadığınız koca bir dağ olan babanızın günü.
Kimine göre asi, kimine göre diktatör, kimine göre sevecen, kimine göre dünyanın en yakışıklı erkeği ve kimine göre de yaşamın anlamıdır baba kelimesinin anlamı....
Ben böyle düşünüyorum ama öyle insanlarda var ki babalar gününü sadece babasına hediye almak sanıyor.Babalar günü demek; babanızın kıymetini daha iyi anlayabilmek, onun boynuna sarılarak o sakallarının yüzüne battığını hissedebilmek, boynuna öyle sıkı sarılıp kalp atışlarını hissedebilmek, babanıza bugün olduğu gibi her zaman yanındayım mesajını verebilmek...
Bunları sadece yılın belli bi gününe sığdırmak değil söylemek istediğim.O gün bunları yapıp da daha sonra hiç birini hatırlamnında bir anlamı yok şu fani hayatta.3 günlük dünyada 3 günde babanız siznin her zaman yanınızda ve de siz de olduğunca onun yanında olmaya çalışın ve babanızın kıymetini hiç bir zaman unutmayın.Unutmayın herkese göre bu özel adamdan yok bitane daha...

BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU VE BABANIZIN YANINDA OLSUN...